Mutfak masasına oturmuş boş gözlerle televizyona bakarken buldum kendimi. Saat, sabaha karşı denen o saatlerden biriydi. Saatleri ileri alma merakı yüzünden sabaha daha çok vardı. Daha beceremedik güneşi istediğimiz saatte doğurmayı. Güneşle uyuyup güneşle uyanmayı da bilemedik. Bir yerden bozup başka bir yerden düzeltmeye çalıştık. Eskisi gibi olmuş gibi yaptık. Ama olmuyor işte. Bunun yerine başka somunu sıkarsan iki taraf da kontrolden çıkıyor işte. Şimdi de. Öyle miydi sahiden! Ne zaman benim kontrolümdeydi de kaçırdım, basacağım düğmelerin yerini şaşırdım. Gülmek isteyince şeker pembeye basacak, iş kadını olmak için sağdaki kolu yukarı kaldıracak, uyumak için şu çark gibi şeyi hafifçe sola çevirip ‘tık’ ettiği yerde bırakacaktım. İnsanlar da vardı. Ne dedikleri dinlenecek, ona göre düğmeler, düğmeler girecekti panoma. İyi olacaktım. İnsanları sevecektim. Büyüklerim, öğretmenim sayılacaktı. Saymak ne demekti, nasıl yapılırdı bu da anlatıldı. Pek anlamadım ama anlamış gibi yaptım. Ne dedilerse yaptım. Anlamaya çalışma dediler. Bunu yapamadım işte. Anlamaya çalışmamanın nasıl olacağını anlamak isterken yakaladılar beni ilk. Ödevimi yazarken sesli yazmışım. Başka kelimeler bu sesleri vermiş. İnanmayacaksınız ama isterseniz bulur getiririm ilkokul ikinci sınıf defterimi.
Sanırım sessiz olsam bu işi yürütecektim. Bir sürü kitaptan yığınla kelime geldi geçti önümdeki ekrandan. Aldım. Hepsini aldım. Sandım ki bir gün... çocukluk işte... sandım ki bir işe yararlar. Baharda açan papatyaların kahkahalarını topladım taç yapraklarından. Karanfillerin gururlu hüznü bulaştı parmaklarıma. Bir çocuk belirdi. Uzanıp sildim gözyaşlarını; parmaklarımdan hüznüm bulaştı gözlerine. Ben de papatyalarımı paylaştım onunla. Ve ekrandan çocuklar gelip geçiyordu hızla. Durun dedim. Nasıl dursundu zaman! Zaman dursa papatyalar büyümeyecek, kahkahalar olmayacaktı. Her şey olduğu gibi olmak zorundaydı. Dengesizlik olarak gördüğümüz dengeydi aslında. Görüntüler akıp gittikçe ortada beliren tek görüntü buydu işte.
Dondu zaman...
Avucumun üzerinde asılıp kaldığı zaman düğmesi orada bekliyordu. Elim görmemi engelliyordu ama oradaydı. Basmazsam öylece asılı kalacaktı. İstedikleri bu muydu gerçekten?
Ekrana baktım. Dudaklarında papatyaların kahkahası, yanağında kristal bir gözyaşıyla güzel bir çocuk bakıyordu gözlerime. “Haydi” diye fısıldadı. İkiletmedim. Döngü yeniden başladı. Her gözyaşına bir kahkaha sunmayı sürdürdüm. Papatyalar solup yeniden açtılar. Ve her an biraz daha büyüdü çocuklar...
8 nisan 2000
03:30
izmir
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder