28 Mayıs 2011 Cumartesi

zaman

Mutfak masasına oturmuş boş gözlerle televizyona bakarken buldum kendimi. Saat, sabaha karşı denen o saatlerden biriydi. Saatleri ileri alma merakı yüzünden sabaha daha çok vardı. Daha beceremedik güneşi istediğimiz saatte doğurmayı. Güneşle uyuyup güneşle uyanmayı da bilemedik. Bir yerden bozup başka bir yerden düzeltmeye çalıştık. Eskisi gibi olmuş gibi yaptık. Ama olmuyor işte. Bunun yerine başka somunu sıkarsan iki taraf da kontrolden çıkıyor işte. Şimdi de. Öyle miydi sahiden! Ne zaman benim kontrolümdeydi de kaçırdım, basacağım düğmelerin yerini şaşırdım. Gülmek isteyince şeker pembeye basacak, iş kadını olmak için sağdaki kolu yukarı kaldıracak, uyumak için şu çark gibi şeyi hafifçe sola çevirip ‘tık’ ettiği yerde bırakacaktım. İnsanlar da vardı. Ne dedikleri dinlenecek, ona göre düğmeler, düğmeler girecekti panoma. İyi olacaktım. İnsanları sevecektim. Büyüklerim, öğretmenim sayılacaktı. Saymak ne demekti, nasıl yapılırdı bu da anlatıldı. Pek anlamadım ama anlamış gibi yaptım. Ne dedilerse yaptım. Anlamaya çalışma dediler. Bunu yapamadım işte. Anlamaya çalışmamanın nasıl olacağını anlamak isterken yakaladılar beni ilk. Ödevimi yazarken sesli yazmışım. Başka kelimeler bu sesleri vermiş. İnanmayacaksınız ama isterseniz bulur getiririm ilkokul ikinci sınıf defterimi.

Sanırım sessiz olsam bu işi yürütecektim. Bir sürü kitaptan yığınla kelime geldi geçti önümdeki ekrandan. Aldım. Hepsini aldım. Sandım ki bir gün... çocukluk işte... sandım ki bir işe yararlar. Baharda açan papatyaların kahkahalarını topladım taç yapraklarından. Karanfillerin gururlu hüznü bulaştı parmaklarıma. Bir çocuk belirdi. Uzanıp sildim gözyaşlarını; parmaklarımdan hüznüm bulaştı gözlerine. Ben de papatyalarımı paylaştım onunla. Ve ekrandan çocuklar gelip geçiyordu hızla. Durun dedim. Nasıl dursundu zaman! Zaman dursa papatyalar büyümeyecek, kahkahalar olmayacaktı. Her şey olduğu gibi olmak zorundaydı. Dengesizlik olarak gördüğümüz dengeydi aslında. Görüntüler akıp gittikçe ortada beliren tek görüntü buydu işte.

Dondu zaman...

Avucumun üzerinde asılıp kaldığı zaman düğmesi orada bekliyordu. Elim görmemi engelliyordu ama oradaydı. Basmazsam öylece asılı kalacaktı. İstedikleri bu muydu gerçekten?

Ekrana baktım. Dudaklarında papatyaların kahkahası, yanağında kristal bir gözyaşıyla güzel bir çocuk bakıyordu gözlerime. “Haydi” diye fısıldadı. İkiletmedim. Döngü yeniden başladı. Her gözyaşına bir kahkaha sunmayı sürdürdüm. Papatyalar solup yeniden açtılar. Ve her an biraz daha büyüdü çocuklar...

8 nisan 2000
03:30
izmir

Kaptanın Seyir Defteri

Kaptanın seyir defteri 5 5 3007.

Önümdeki ekrana göre geceyarısından sonra 02:07.  Rapor saatini 7 dakika geçirmişim.  Ancak dışarıdaki gece hiç bitmiyor.  Gündüzü özledim.  Martıların güneş ve denizle dansını özledim, nasıl birşey olduğunu anımsamasam da.  Eveet, sevgili elektronik kayıt aletim.  Biraz canım sıkkın da. Malum, koskoca gemide yalnızım bir süredir.  Diğerleri keşif gezisindeler.  Ben de nöbetçiyim burada 8 saattir.  Gece nöbetlerini genelde ben tutarım, biliyorsun.  Uyumayı pek sevmiyorum.  Üstelik gündüz vakti geceyi yaşamak içimi karartıyor.    Saat 02:10.  Bundan önce söylediklerimi kayıttan silebilirsin.  Kayıt başladı. 

söz

bir sevda deniziydik
uyumlu, dingin.
rüzgâr da bizdik,
sulara düşmüş
nazlı bulutun gölgesi de

sesler dalgalandı once.
ezgi oldu, dağıldı

söz oldu

sözcükler çatıştı sularda
dalga oldu...

usulca okşadi kıyıları

toprakta
baska sözler yeserdi,

harf harf

bir oyundur başladı

harfler karıştı harflere
sözcükler sözcüklere

emekledi çocuk
minik elleri üstünde.

bir sudan icti,
bir topraktan yedi.
harfler dokuldu dilinden.
düşünce olup aktı,
karıştı
su çocuga,
çocuk suya;
aktilar

doymadan.

bir nergiz, bir yosun
bir agac, bir balik

her bakışı, yeni bir söz oldu;
ilk sözler çökene dek
suyun en derinine.

çocugun gozlerindeydi artik
her sözcük.
dusuncesiydi dunya,
belki de ruyasi...

sulara dalmaktı özlemi,
karanlığın koyusuna.
düşlerinde
onu beklerdi
yeşil ışıklı zümrüt

hala orada çocuk
gozlerinde ozlem
yureginde umut
bakar suların derinine

bekler

sözlerin bitmesini
zamanin dolmasini

...................

bilmez misin
zaman yoktur,
bir son yoktur bu sularda.
gel artik, gel benden gelen...

der...

kiyiya vuran her dalga...

deniz
Ankara mart 2000

güneşle gecenin raksına dair...............

bu gece dolunay saklıdır
gecenin en mahrem yerinde
ve ilerler tutkusuyla bir kadının
koynunda gizledigi sabaha
güneşin sevgisi kaplar geceyi
sarar erkek kollarıyla
tutkuyla yakar ışık  bedeni
geceyi gündüze katar
açar her gizli noktayi
okşar, okşar
öper
Gündüz  doyamaz geceye
ne de ay güneşe
Gece gündüz olur
gündüz  geceye kamaşir
ay ölür gündüze katar kendini
guneş atlar bir ufuk cizgisinden
bekler ayin zarif elleri
usul usul avutsun kalbini.


Dolunayı saklar gece
en mahrem kosesinde
derinde yanan kadın tutkusu
taşır koynunda gizledigi sabaha

güneş uzanır
çeker alır geceyi kollarina
tutkuyla yanar bedeni
katar geceyi gündüze
gizlenir dolunayı gecenin
ve saçına serptigi yıldızlar

aşikâre çıkar her gizli nokta
güneşin sabırsız ışığında
okşar, okşar öper
doymaz geceye güneş
ne de ay güneşe
Gece gündüz olur
gündüz geceye kamaşir
ay ölür gündüze katar kendini
güneş atlar bir ufuk cizgisinden
bekler ayin zarif elleri
usul usul avutsun kalbini

19.05 2000  02:55
fevziye deniz gündoğdu
Ankara

gecenin şarkısı

gecenin icinden çöp kamyonları
alır gider yalnizlığını kalbimin
bir boşluk kalan geride
ağır... derin...
yaşamın gittiği yere dek

umutlarım kalır havada
asılı ağustos böceklerinin şarkısında
notalar karışırken hüznüme
eriyip gider aşkım
gecenin haylaz ışıklarında

rüyalarım süsler
kadife giysisini gecenin
ve ay gizler kendini yüreüğimin en kuytusunda
gümüşe keser bedenim
başımda yıldızlardan bir taç
tanrıçalar diyarında gezerim

deniz gündoğdu
 Ankara – 24-04-2000  02:00